Olmaz deme, yeter ki sen de dene

 Yazıyorum.... İçimden geldiği gibi .

 

          

 ADI                     : Handan Demirel

 MESLEĞİ              : Edebiyat Öğretmeni (Emekli)

 DOĞUM YERİ        : ................... (Mersin'de yaşıyor)

 MEDENİ DURUMU :  Evli, bir kız  ve bir erkek çoçuk annesi     

Bu hikayeler, hayatın içinden. Yastık altı, koltuk üstü nasıl adlandırırsanız. Okuyun, mutlaka tat alacaksınız...  

 

BABAMIN LİKÖRLERİ

 

Babam, elinde inci inci parlak deseniyle bir zembil içinde getirirdi likörlerini eve. Her bayram arifesinde, elinde o zembil,içi nane,muz,vişne likörleriyle dopdolu.. Onları bir yerleştirirdi ki zevkle, keyifle..  Zembilden özenle çıkarılan likör şişelerinin ışıltılı, zengin renklerine hayran hayran bakardım. Bir de elbette kağıtlı çikolata…

 

     Likör çikolatasız ikram edilmezdi o zamanlar. Çocukluğumdan bayramlara dair hatırladığım ilk şey(ler) bunlar. Sonra, annemin elleri çamaşırdan, bulaşıktan, temizlik yapmaktan yıpranmış, kırmızı ve çoğu kere ıslak, üşümüş elleri.

 

    Babam kapıdan bayramlık keyfiyle girdiğinde annem elindeki zembilden anlar alışverişin mahiyetini. Annem; uzun boylu, zarif, görkemli, güçlü.. Ellerini önlüğüne siler, babama dik dik bakıp çıkışır..

 

    Bayram deyince tek anladığın şey bu mu? Hani çocuklara kıyafet,evin eti, sebzesi?? Ne yedirip giydireceğim ben bayramda çocuklara? Babam, kızmaya niyetli değil. En azından şimdilik.. Hanım, hadi hazırla çocukları ,gidelim, ne lazımsa alalım!! O zamanlar ne dolmuşu, ne otobüsü.. Hele de taksi.. Düşerdik çoluk çocuk yola. Yani çarşıya kadar marşşş!!!

 

   Babamla annem önde. Annemin kendisine çok yakışan, batılı endamını tam ortaya çıkaran beyaz bir mantosu vardı. Uzun, dizlerinin epey altında, evaze, kalın, yünlü, geniş yakalı, geniş kol ağızları olan beyaz, daha doğrusu kirli beyaz bir manto.

 

     Babam, hep pek afili yürürdü. Bir omuz hafif önde, bir uzun bir kısa adımlarla.. Fötr şapkalı, kalıbı hiç bozulmaz.. Kılıç gibi ütülü pantolonu, kruvaze ceket, dar düğümlü, ince kravatı.   O zamanlar bayramlar kışa (mı)geliyordu. Galiba.. Babamla annemi hep kalın giysilerle hatırlıyorum.

 

     Neyse, ailecek gittiğimiz bayram alışverişlerinden mutlaka çorap, ayakkabı alınmış olarak dönerdik eve. Çünkü diğer giysilerimizi annem ya diker ya da örerdi. Yazları basma, kışları rengarenk pazenden elbiseler. Yine yaz için merserize, kış için de yün hırkalar, bluzlar.

 

     Annem ne hamarat kadındı.. Hala da öyledir ya.. Allah ömür versin 80'i çoktan devirdi ama hala mantı, börek, sarmalar.. Eli hiç durmaz. Artık dantel, tığ, örgü işi yok. Her şey çarşıda yığınla ve insanın içinden gelmiyor  çarşılarda fellik fellik gezmek (annemin anneannemden kalma tabirlerinden).

 

     Bayramlarda yaşlılar birkaç gün önceden mendiller hazırlardı, bazılarının içine harçlık diye paralar konur,bazıları öyle tek verilirdi. Çocuklar, kendi aile büyüklerinden sonra muhakkak konu komşudaki aile büyüklerinin ellerini öpmeye giderlerdi.

 

     Bizim evde çocuklara para, şeker, mendil verilirdi. Büyük ziyaretçilere çikolata ve likör ikram edilir, bazıları içer bazıları sadece çikolata ikramını kabul ederdi. Ha bir de kolonya ikramı vardı. Kolonyayı evin varsa genç kızı, yoksa çocukları ikram ederdi.

                     

                             * * *          

               

KAYBETTİKLERİMİZ

 

Her birinizi ben büyüttüm. Ellerinize  kalem, biçim verip yazı yazdırdım. Güzel gözlerinizi yüzüme dikip her söylediğimi içer gibi dinlerken yüzlerinizi sevdim tek tek. Kiminiz okuduğum şiirden etkilenir, kiminiz anlattıklarıma öyle inanırdınız ki her mimiğinizle dersi sizle işlemenin keyfini ruhumda duyardım.

Bazen kızardım arkadaşınıza vurdunuz diye, bazen barıştırmak için minik ellerinizi birbiriyle buluşturmaya çabalardım. Bilemediğiniz sorularda yüzünüzdeki çaresiz,korkulu; hatta mahçup ifadeleri görünce ipuçları vermeye çalışırdım, yoksa dayanamazdım dudaklarınızı büküp yerlerinize başınız önde gitmenize._

Bazen sizden büyüklere ya da size ,büyük sınıflarda ders verirdim. Edebiyat, etkili konuşma, yazma..T artıştırırdım sizleri , güncel olaylara ilişkin görüşlerinizi kavgadan uzak, anlayışla birbirinize aktarmanız için. Kavgasız; çünkü kiminiz kürttünüz, kiminiz Türk, kiminiz alevi, hıristiyan... Sakın derdim sakın karşınızdakine hakaret etmeyin, onun farklılığını kötü bir şey gibi düşünmeyin._

Zaman geçti, hepiniz büyüdünüz,k ocaman adamlar oldunuz, hatta askere gittiniz. Vatan borcu, onurlu ve kaçınılmaz görevler.. Analarınız için minik adamlardınız ama. Oğlum sakın terini sırtında soğutma, sevmesen bile yemekleri öğün atlama, bizi aramayı unutma, harçlığın yetmezse haber ver e mi oğulcuğum?

Bunları duymadan evinden uzaklara yolculanan kaç evlat vardır? Sizler benim de evlatlarımsınız. Hepinizde seve seve verdiğim emeklerim var. Sizlerden biri toprağa düştüğünde nasıl düşünmem.

Pırıltılı gözlerinizle beni tepeden tırnağa incelemenizi, o gün size ne okuyacağımı ne anlatacağımı merakla beklerken sizi içimden sevişimi ama belli etmemeye çalışırken zorlanışımı? Şİmdi sizi gök ekin gibi biçenleri, biçtirenleri düşünüyorum epeydir. Geride sizi ağlamadan hatırlayamayanlar, sevdikleriniz,s izi sevenler, size emek verip ümit bağlayanlar neye,hangi ümide sarılacak?

Ne için verdiler sizi toprağa? toprak genç bedenlerinizle ısınırken bizlerin buz gibi yürekleri ne baharlar ne yazlar geldiğinde ısınacak artık! Şimdi hangi ağıt,hangi nutuk,hangi marş sizi toprak olmaya gönderenlerin yanlış politikalarını düzeltecek?Sizin gençliğinize kıyanlara hangi ceza verilir de içimizin yangını söner?

Hepimizin memedi, gözümüzün bebeği sizlere ,vatanın bağrında diğer memetlerle uyurken ,yurdunuzun yağmurları,rüzgarları eşlik etsin ebedi uykunuzda. Keşke vatan sağ olsun diye öldüğünüzü bilmek acılarımızı hafifletse!

* * *  

  

 

 

İSTANBUL  AŞKI

 

Galata Köprüsü.. Balıkçılar.. Turistler ve turist sanılan yerli halk. Balık tutmaya çalışan ve bazen başarılı olanlar. Eminönü yorgunları...Telaşlı deniz üstü trafiği ve vapur, motor sesleriyle boğaz derdindeki martılar.

 

     Şair olmak, yazar ya da ressam olmak gerekmez bu manzaradan keyif almak için. İstanbul'u yaşamak ve İstanbul'da yaşamak arasındaki farkı insanlarla konuşunca anlarsınız.

 

     İstanbul'un trafiği korkunç, kalabalıkta yürüyemiyorum, ev kiralarına can dayanmaz, can güvenliğimiz yok diyenler ile bu sorunların gayetle farkında oldukları halde İstanbul'u yaşamak için bunları göze alanlar arasındaki fark ne kadar açık..

 

     Birine aşıksınız, o yoksa cümle alem olmuş ne yazar gözünüzde. O yoksa her şey eksik yani. Eee.. birine aşık olmakla bir şehre aşık olmak! Birinin yanında yöresinde, koynunda olmayı istemekle diğerinde yaşamayı, hatta ölmeyi istemek aynı.

 

     Sevdiğinizin kokusunu tanırsınız, binlerce koku arasından seçer burnunuz. Kimi görseniz ondan bir parça bulur ya da bulmaya çalışırsınız.  Yoksa dayanamazsınız yokluğuna.

 

Bir ses duyarsınız ansızın, bir yürüyüş, bir göz ve bakışa takılırsınız. Neden? Ah,neden!!? Uzun zamandır uzaksınız ondan, o sizden uzak. Acı çekiyorsunuz yokluktan, yokluğundan. 

      Ben İstanbul'u böyle özlerim işte ve böyle severim. Nereye gitsem ondan bir parça ararım, bulurum da. Yoksa nasıl dayanırım özlemine?

 

     Her yerin kendine özgü güzelliğinin olması benim İstanbul'umu özlememi engelleyemez ki! İstanbul, aşkım benim, sevdam, hatta ölmeyen; ama yokluğuyla  öldüren.                                             

* * *  

                     

AH O KOKULAR...

  

Kızlarla buluşacağız. Benim arıza, çıtırlık çağları milat öncesine düşen kız arkadaşlarımla. Hava karardı, bu şehirde kış akşamları tenhalaşıverir sokaklar, hatta caddeler.

     Sahil tarafından hızlı hızlı gidiyorum. Buradan daha çok arabalar geçer. Karanlıkta ateş böcekleri yürüyor, yol ışıktan raylar gibi.. Deniz de pırıltılı gece giysisini giymiş, Ayla aşna fişnelerde..

    Hızla yürüyorum, önüm sıra bir çift arada durup tartışıyor,eve dönüşlerini geciktirmiş öğrenci aşıklar. Kavga, belki de oynaşma halindeler . Zaten bu çağlarda fark eder mi?

          Minik bir ağacı geçtiiim.. Ve aniden bir dönüş yaptım. Limon kokusu tadında, baygın, esans gibi bir  koku.. Bir limon ağacı, miniminicik, ama çiçek açmış.. karanlıkta inci inci parlıyor. Kimi tomurcuk, kimi sonuna kadar açmış yapraklarını.

     Hey Allah’ım!! Bu baharı da gördük, bu baharda da bu şehrin en güzel süsünü, en güzel dokusunu görmek nasip oldu. Mersini Mersin yapan portakal, limon ağaçları.  Ağaçların Marttan itibaren şehri basan baygın kokuları.

    Meltem eserken açık pencerelerden kapılardan arsız arsız giriverir kokuları çiçeklerin. Mart ortalarından, nisan sonuna kadar sürer saltanatı kokuların.

      Ama Allah için bizim hakkımızı da vermeli.  Bu güzellikleri bilmek de her kulun harcı değil.. Göz vardır, görmez; gönül vardır sevmez.. Eh!Allaha şükür gözümüzü de gönlümüzü de kullanmayı biliriz.                                                

 

 

 

 

 

  

 

 

BİR KADININ ALIŞVERİŞ GÜNLÜĞÜwomen_shopping.jpg

Kızım var, yetişkin. Annem, ablalarım, çok can dostlarım var kadın cinsinden.Allahım,biz kadınların canı nasıl sıkılır, nasıl sıkılır bazen! Çocuk gibi oluruz, ne iş yapmak isteriz, ne birileriyle konuşmak avutur bizi. Tek yol vardır önümüzde: En yakın arkadaşımızla en civcivli çarşıya koşarak gitmek; almak, almak, almak...

     Ne mi? Mesela elbiseye ihtiyacınız var, tutup elbise alacak haliniz yok ya!Sarı bir palto vardı ya vitrinde, al ve giy.. Mesela çanta istiyordunuz yolunuzun üzerinde ev tekstili satan bir mağaza var, vitrinde de hiç ihtiyacınız olmadığı halde 'beni al,ben seninim'diyen bir yatak örtüsü.. Eee,almayacak mısınız? Hemen girip mağazaya, sardırın örtüyü.

     Akşama kadar vecd halinde,bir tür kendinden geçme ruh haliyle aldınız, aldınız,aldınız.. Aman ne kadar hafiflediniz, farkında mısınız? Ellerinizde benzerlerinden evinizde dolu olan bir yığın öte beriyle bir pastaneye girin, yığılın paketlerinizle birlikte en yakın masaya. Dışarda elleri boş ne çok mutsuz kadın var, oysa siz o günkü mutluluk halini kimbilir kaça satın aldınız!

     Akşama eşinizi gülen suratlarla karşılamaya hazırsınız değil mi?Bakalım, kredi kartlarının ekstresi geldiğinde eşiniz de sizin kadar mutlu olacak mı???

     Kadınlar, alış veriş günlüğü tutsalar, çok satanların listesinde yer alır günlükler. Neler yaşarız o sıralarda, neler görürüz hemcinslerimize dair neler neler öğreniriz:

     Mesela,pazardasınız ve ithal malı diye duyduğunuz mallar tezgahta, kadınlar birbirilerinden nefret edercesine en iyi parçaları çekiştirirler, pazusu güçlü olan kazanır. Mesela, kocasını getirenler vardır ödemeler için, kadınla adam hiç birbirini tanımıyor gibidir, kadın sadece almak, ellemek, denemekle  meşguldür, adamcağızın ayaklarına karasular inmiş, yüzünden usanç, bazen çaresizlik akmaktadır amma kimin umurunda??

     Kadınları alış veriş sırasında başka bir kadının gözlemesi zordur,çünkü hepsi gözlerinden ellerine kadar kontrolü yitirmiş gibidir. Ben bir kadın olarak bunları kızımla gittiğim ve beni ilgilendirmeyen ürünlerin olduğu mağazalarda kenara çekilip gözledim, ya da bendeki alış veriş krizi geçtiğinde fark ettim.. ki biz entelektüelinden temizlikçisine, yaşlısından gencine, kentlisinden köylüsüne aynı hamurdanız.

     Ha köy pazarına gitmek için hazırlanan kadıncağız ha cebine kredi kartlarını doldurup arabasıyla alış verişe giden kentli kadınlarımız.. Aynıyız , alış veriş trapisiyle kendimize geliyoruz..

                        * * *                                         

 

VAPUR, UÇAK, NAMAZ..... 

 Denizi sevmenin ötesinde deniz olmayan yerde yaşamak istemem hiç. Nefes alabilmek için göğsümüzü seve seve rüzgarına açarız denizin, bakışlarımız sınır tanımadan istediği kadar gezer özgürce mavi, kurşuni, yeşil, siyah..örtüsünde.

    

     Öyle bir tutkudur ki,görmeseniz de aldığınız nefeste vardır o. Görmeseniz de pencerenizden giren rüzgarın kokusunda, perdenizin kıvrımlarında vardır o zaten.

    

     Ankara'da yaşamak zorunda kaldığım bir dönemde ilk günlerin telaşıyla anlamamıştım ne eksik hayatımda. Bir kış günü servise bindim, işe gidiyorum, şehir dışına çıktığımızda sabah güneşi boş ve geniş bir tarlayı aydınlattı.Uykulu gözlerimle ve uyanmamış bilincimle gördüğüm pırıltılı boşluğu deniz sandım, kendimi bu yanılgının keyfine bıraktım ve her ayaz günde donmuş tarlanın benim denizim olduğunu farz ederek Ankara'yı ve işimi sevmeye çalıştım.

 

     Bugün hava çok güzel İstanbul'da. Moda'da çay içip kitap ve dergilerimi okumak kararıyla evden çıktığımda öğlen olmak üzereydi. Yukarıdaki çay bahçesinde mutluluk dolu sessizlikle içtik çaylarımızı: Emekliler, çocuklu ev hanımları, kaçak öğrenciler ve tabi sevdalılar...

    

Uzunca bir merdivenle deniz kıyısına inilir Moda'da. Yemyeşil çimler,gecikmiş bir güz mevsiminin bütün güzellikleri, vapurlar ve vapurlar.. Onlarının takipçisi martılar, denizin kurşuniye dönen maviliğini kesen karşı tarafın bulanık görüntüsü...

    

 Hani yaşamakla ölmek bazen aynı mutluluk duygusu verir ya insana! İşte öyle bir kendimden geçişle sırtımı verdiğim banka daha da yayılırken kıyıyı kaplayan çok büyük kayalardan birinde eğilip doğrulan bir siluet gördüm, ritmik eğilmeler ve doğrulmalarla namaz kılan biri. Başında takkesi, kayalara yatıp kalkarak...

 

     Gelip geçene aldırmadan, derken derin, boğuk bir sesle yönünü Atatürk Hava Limanı'na çevirmiş bir uçak. Marmara, karşıda İstanbul'un öbür yakası, hayatın akan kanıyla sıcacık ve diri bir günden aklımda en çok vapurlar, uçak ve namaz kılan adamın görüntüsü kaldı....                  

                         * * *                            

 

 

        

KIŞ SABAHINDA EVDE OLMAK 

Yaşasın! Ömrümün ilk 6 yılını çıksanız, kalan 40 şu kadar yıl her gün, sabahtan evden çıkmış ya okula ya işe gitmişim. Aslında işim okulda olduğuna göre her sabah okula gitmişim demek daha doğru. Şu anda kasımın son günleri ve ben İstanbul da ve evdeyim, hava da tam evde kalınacak, miskinlik yapılacak kadar soğuk!

    

     Çok mutluyum evde ,hem de böylesi soğuk bir havada evde olduğum için. Ben de biraz şu dandik köşe yazarları gibi oldum: Allah’ım ne güzel bir yerde yemek yedim, ne şanslıyım ki iyi bir sevgilim var, ne mutlu bana ki patronumun partisine davetliyim..vs..vs.. şeklinde yazarlar ya!

 

     Hani onlar doğurur, olay olur öyle ya bu zamanda doğurmak her kadının harcı değildir, çocukları diş çıkarır olay olur,çünkü her çocuk diş çıkarmaz, hele bir de çocuk anne ya da baba dedi mi biz okurlar yandık, bu mucizeyi(!)kaç köşe_bucak yazısında okuyacağız demektir.

    

     Bazıları da eşleriyle bir mutludurlar bir mutludurlar, 6 haftadır evlidirler ve hiç kavga etmemişlerdir. Bu ebedi mutluluk sırrını okurlarıyla paylaşmak onların başta gelen yazar(ama yazamaz)görevidir.  Ama kendime haksızlık etmeyeyim ne de olsa benim sosyal yazı yazmak gibi ne iddiam ne de görevim var.

 

     Bendeniz,ömrünü okul yıllarında geçirmiş bir kadıncağız olarak ilk kez kışın evde kalmanın mutluluğunu dile getiriyorum o kadar! Sizin de böyle basit mutluluklarınız varsa benimle paylaşabilirsiniz, sizi küçümsemem. Aaa.. şunun mutlu olduğu konuya da bak bir!' demem asla!

 

     Şunu da deyiverip yazımdan çıkayım: Evde kaldığımda kadın programı seyretmiyorum, yemin ederim,magazin dergisi ya da eki okumuyorum, bazen her insan gibi benim de gaflet anlarım olur, o zaman köşe_bucak yazılarını okur, sonra da tövbe istiğfar getirir, akıllı uslu bir evde kalma şansına sahip biri olmanın gereğince açarım kitabımı okurum paşa paşa!!

 

                                                             

 

ÇOCUKLAR

 

Hatıralar canımızı yakar(mı)!! Aşk, evlilik, çocuk, arkadaşlar, iş, aile Hayatımız bunların çemberinde geçer. O çember ki ne kadar izin verirsek ne kadarına izin verirsek o kadar dardır. Benim canımı hep en çok sevdiklerim, en çok emek verdiklerim yakmıştır. Ne kadar çok emek o kadar çok acı yani:)

 

     Ancaak, şu da var ki, hayat acıyla, yanmayla, kederle zor geçer arkadaş..Tamam, birazcık keder, hüzün, hayal kırıklığı, mutsuzluk olsun tabii.  Olsun ki,  karşıt halleri doyasıya yaşayabilelim.

 

     Hani kullanılmayan kaslar zayıflar, hatta işe yaramaz hale gelir derler ya; Kullanılmayan duygular da bir gün ona çok ihtiyacınız olsa bile, bir bakmışınız ki aa!! yok.. Ne mutluluk, ne sevinç, ne aşk. Hatta ne ümit.. Gitmiş hayatınızdan,kalbinizden..

 

     Giderler elbet, beklediler yıllarca sessizce bize de sıra gelsin diye. Siz ne yaptınız? Hüznün, kendine acımanın, hayal kırıklığının kollarında yaşayıp durdunuz yıllarca.  Sizi acıtan hatıraları düşünüp düşünüp açık yaralara tuz bastınız.

 

     Bırakın hatıralar yerinde dursun, yerine güzellerini koymaya çalışın artık. Size çiçek böcek, hayvan sevgisi, hobiler. filan tavsiye edecek değilim. Herkes kendine iyi geleni bilir aslında ama nedense acı sevicilik bizi pasif yaptığından işimize gelir böylesi.

 

     Kendim de geçtim acı verici anıları zihnimin ekranında yeniden yeniden oynatıp seyretme evrelerinden. Elime hayatı ıskalamaktan başka ne geçti??!! Yakınlarınız size acı verecek, sevdikleriniz, emek emek büyütüp hayata salıverdiğiniz çocuklarınız hele...

 * * *

 

 

HOŞGELDİN DÜNYAMA

 

  

Limon ağaçları baharda çiçek açardı bu şehirde, sen doğarken yani . Betondan mezarlıkları tütsülüyorlar kokularıyla artık.  

 

     Ah ne yazık ki ağaçlar da katledilir! Çekilir şehrin hafızasından bir bir,betondan mahalleler yürür denize ,kaçar dalgalar çaresiz derin sulara lağım kokulu..  

 

     Sen doğarken bu şehirde yağmurlar yağardı geceleri durmadan.. sıraya girerdi tüm çiçekler açmak için.  

 

     Nergis önce, sümbül, gül, şebboylar.. Mart biterken doğdun (hatırlasan da keşke birlikte ansak )tam yağmur zamanıydı. sancıların sağanak , yağmur sağanak halindeydi. 

 

     Uzun yıllar geçti, bu şehir de değişti sen de değiştin, mevsimler de……                           

* * *  

                      

            KADINLARIN SEVDİĞİ ERKEKLER 

Doğru demodedir rakı içen erkekler!

 

Kadını sevmeyi bilir, sofra adabına yakışır hal ve tavırlarıyla kadınlara zahmet vermemeye çalışarak mezelere yardım eder.

  Evinde içecekse,alaturka müziğin rakıyla gidecek en iyi müzik olduğunu ustalarından öğrenmiştir.

     Aşık oldukları ya da emektarları kadınları yanı başlarında göre göre, yarı sitemkar yarı sevdalı sözlerle içmeyi sever demode erkekler.

 

     Evet,geleceklerinin geçmişlerinden daha parlak olma ihtimali hayli azdır. Evet de, bazen kadınlar erkekleri erkek oldukları için de sever.

    

     Şarabi akşamların kadınları ve erkekleri, rakıyı sever. Rakı kültürüne en azından aşina olmayı meclislerine alacakları insanın olmazsa olmazı sayarlar.

     Devran döner de bir gün şarap da,şarap içen erkekler de demode olabilir, Öyle ya,  bir şeyin modası varsa demode olması da muhtemel, hem de kuvvetle .

    

Oysa, rakı moda olmadı hiç, klasik adamların klasik içkisiydi hep.                                                             

                                 * * *                                   

ÇAYDANLIKLARIN KAHKAHASI

      Kızımla şöyle bir dolaşmak istedik. Güya çıkıp hava alacağız, sahile inip çay içeceğiz. Tamam, hadi kızlar kim tutar sizi.. Moda'da, sokak içlerindeyiz. Antikacılar(biz eskiden onlara eskici dükkanı derdik)

     Aaa.....bak şu sandalyelere, ya şu tablo, hele de üç kollu şamdanlar.  Dur bir dakika, içeride de var güzel şeyler.. Yan dükkanda sırf aydınlatma eşyaları, onun yanında halı ve kilim,sonra...

     Kızım, anne tamam ya. Boş ver,  eski püskü şeyler,ne antikası,yürüsene diyor, ama ben trans halindeyim artık çok geç.

Derken, antikacıdan çok hırdavatçıya benzer bir yer gördüm. Kapıdan itibaren ıvır zıvır, kova, çaydanlık ,çivi ,çinko leğenler.

     Çaydanlığın biri mavi çinko, alttan atmış çinkoları. Biri de bakırdan, kalayı silinmiş. Çaydanlıklar, bizim  evin temel eşyalarındandı.

     Tencere, tava ,tabaklar gibi .Bizim de hem bakır hem çinkoydu çaydanlıklarımız. Alüminyum,çelik, cam.vs.  sonra çıktı. Evlerde kuzine, sac ya da dışı emaye, içi tuğla sobalar olurdu.

     Kış günlerinde soba üstü çaydanlık değişmez dekoruydu evlerin. Sabahtan temizlenir sobanın içi, odun ya da kömür yerleştirilir; çıra, gazete, bazen de gaz marifetiyle tutuşturulur içindeki.

     Ateş o kadar kıymetli ki, vakit geçirmeden üstüne çaydanlık ,güğüm(eskiden bakırdı, sonra alüminyumları çıktı), tencereler konurdu.

     Hele de evde yaşlı, çocuk varsa sıcak su her daim hazır olmalıdır. Benim hikayem, hep çaydanlıklara dair. Evde yanan bir ateş, okuldan dönüşte kurabiye veya börek, poğaça yanında içilecek çayın kokusu..

    Annemin mutfağı hala zengindir. Mutluluk,esenlik,, aile kavramı, bağlılık, görev, sorumluluk annem için mutfakla eşdeğerdir.

     Mutfağın kötüyse sen de kötüsün; ne iyi bir eş, ne iyi bir annesin. O nedenle çaydanlık, kuzinenin değişmez konuğu, ilk konduğunda sıcak zemine değer değmez cızırtı çıkarır, yerine iyice yerleşince mutluluk fıkırtıları, sonra da ibiğinden taşar kahkahaları çaydanlığın.

     Ben eski günlere dalıp yapıştım çaydanlığa almak için, kızım da  bana yapıştı, beni dükkandan çıkarmak için.                                                                                                                                                                   * * *

 

 

                                                                                        

Sayfayı gönder 

 Ana Sayfaya Dön